Martı seslerini, daha çok nefes almak istediğimde sahilde yürüyüp buluştuğum denizini, çocukluğumun geçtiği evdeki anılarımı, orta okul ve lise dönemimdeki 5,5 yıl içerisinde arşınladığım Kadıköy-Bahariye-Moda-Rıhtım sokaklarını, şu an yaşadığım yerde görmek istediğim insanların otobüs duraklarında sıra bekleme davranışını, her köşesinden çıkabilen renkli insan manzaralarını, bir zamanların modası panjurlu camlarını, bir yere gidebilmek için tek bir araca mecbur kalmayıp pek çok alternatifinin olmasını, vapurlarını, balıkçılarını, hareketliliğini, uzun süredir göremediğim arkadaşlarımı, adalarını çok özlemişim be İstanbul. Ama en çok 10 aydır bağrına bastığın babacığımı çok ama çok özlemişim...
Sıcacık evimden sabahın erken saatlerinde çıkıp işe gitmenin acayip zor olduğu bir cuma gününden merhabalar herkese. Dün itibariyle kar sezonunu açtık Bursa şehir merkezinde, her sene aman aman bir yağış görmediğimizden her yağışı mutluluk veriyor bana karın.
bu fotoğraf dün akşamdan
Çocukken de böyleydi. Kar yağınca kardeşimle sokağa çıkar, oynar, karda yuvarlanır pembecik suratlarımızla eve sırılsıklam döner keyif alırdık karla oynamış olmaktan. Isı farkının bedenimizde yarattığı gerilimle bacaklarımız kaşınır, bu kaşınma ile acıdan gözlerimize yaşlar dolardı da yine de kaçınmazdık bu keyifli kar seanslarından. Sanırım boyum kadar karı 1987 yılında görmüştüm, e tabi o zamanlar boy kısa ama ilkokula yeni başlamış bir çocuk boyu kar sanırım herkese fazla. İstanbul'da kara ilişkin hatıralarım böyle.
Üniversiteyi kazanıp Ankara'da yaşamaya başladığımda karasal iklimin etkisiyle daha bir haşır neşir oldum karla. Okulda ilk sene doğum günümü (mart ayı) kartopu oynayarak kutlamış, çocuklar gibi eğlenmiştik soğuk havaya aldırış etmeden. Sanırım 1999 yılıydı, karın Kasım ayında yağmaya başlayıp yerden tamamen Nisan ayı gibi kalkışı ve hayatımın en uzun karlı dönemini yaşamam. Etrafta beyaz görmekten kamaşan gözlerimizle gidip geldik derslere. Bölüme gidebilmek için yurtların arkasından stadyumun önündeki yoldan buz pateni yaparcasına gidip geldik o yıl değişik yürüme taktikleri geliştirerek, düşmemeye özen göstererek, bir yerimizi kırmayaya çabalayarak. Başardık mı peki, tabi ki hayır, var mıdır o yıl karda düşmeden ODTÜ kampüsünde ayakta kalmayı başaran acaba?? Karın verdiği mutluluk o yıl birazcık ruhumdan uzaklaşmış olsa da Ankara'dan uzaklaşmak, Bursa'da yaşamaya başlamak, kara karşı hevesimi artırdı yeniden benim. Evet mesudum bu hava şartlarında ben...
Ancak karın çileye dönüştürdüğü yaşam şartlarını da düşünmeden edemiyorum ben. Herkese çetin hava koşullarında kolaylıklar diliyorum...
Pazar gelir değil mi? Cumartesi günü yaşananlar da salıya kadar yazılır, paylaşılır blogda. Yok ama ben yapamadım bu seri hareketi, işler güçler sağ olsun ancak adam akıllı oturabiliyorum blogun başına. Ne mi olmuş cumartesi günümde...
Efendim aylar önce kardeşimin beni sevinçten havalara uçurduğu haberle beklemeye başladım ben 08.09.12 tarihini. Üniversitede yakın arkadaşım Ert.in tavsiyesiyle dinlemeye başladığım, o zamanlar kasetini walkmanimden eksik etmediğim (evet evet walkman, o zamanlar cd/mp3 çalar mı vardı ki, ah eski günler ah, yaşlanıyor muyum!!), pek sevdiğim grubun konserine aldığı biletlerle beni mutlu etti kardeşim. Cumartesi sabahı erkenden çıktım Bursa'dan yola. Önceden kafama koymuştum Semi'nin Karaköy'de not edilesi adreslerine uğramayı. Önce Kağıtaneye gidildi.Birbirinden güzel kağıttan yapılmış ürünlerle hayranlık duyularak tanışıldı.
Konser için kapıların 16:00 da açılacağını öğrendikten sonra kardeşime uyup saat 15:00 civarı Taksim'den Santrale doğru yola koyulduk. İç sesim deli miyiz yahu ne diye bu kadar erken gidiyoruz diye tekrarlayıp durdu. Alana geldiğimizde RHCP hayranlarının çoktan sıraya girdiğini gördüm. Şöyle bir kuyrukla kapıların açılmasını bekledik.
Azmimiz ve direncimiz sayesinde konseri gayet güzel bir yede izledik. RHCP öncesi sahne alan Athena bence gayet uygun bir seçimdi, ancak grubun performansı bana biraz sönük geldi.
Monarchy of roses la RHCP sahne aldığında ise tezahüratlar kesinlikle görülmeye değerdi. Grup, harika sahne performansı, süper ışık ve sahne sistemi, grup üyelerinin sahnede bizim için değil de içlerinden geldikleri için eğlendiklerini gösteren sempatik tavırları, gayet güzel bir playlist hazırlamış olmaları ile unutulmaz bir gece yaşattı bana ve kardeşime. Gerçi o playlistte otherside ın olmasını can-ı gönülden isterdim ya neyse...
Konserden nasıl çıktık, o ulaşımsızlıkta kadeşimin ön sezileriyle Asya yakasına kısacık zamanda ne kadar kolay vardık inanamadık biz. Şansımız epey yaver gitti.
Tamam yerimiz güzel, eve kolay geldik falan da yolunda gidenlerin bir bedeli var değil mi? Saatlerce ayakta durmanın, arada konser alanında bağdaş kurup taşa oturmanın sonucu oluşan ağrılar ancak açılıyor. Olsun yine gelsinler ben yine hazırım saatlerce yorulmaya:)
Konser alanı, alanın bulunduğu muhit, ulaşım ile ilgili sıkıntılar hakkında bloglarınızdan yazdığınız her satıra katılıyorum, yine de bu durum bu muhteşem konseri gölgelememeli diye düşünüyorum, öyle değil mi?
Bu hafta sonu için İstanbul planı yapmıştık dostlarla. Cumartesi sabahı atladık Güzelyalı'dan deniz otobüsüne, erken saatte vardık Kabataş'a. Çok dua ettik yolda havanın güzel olması için. İndiğimizde Bursa'dan telefonlar gelmeye başladı bize, arayan herkes havanın çok kötü olduğunu, çok yağmur yağdığını söyleyip uyarıda bulundular bize. Oysa biz öyle şanslıydık ki. Süper bir hava karşıladı bizi İstanbul'da, iki gün boyunca maşallah demekten yorulduk bizim kızlarla.
Tophane'ye doğru yola koyulduk, sırtımızda çantalarımızla. Fındıklı Parkında resim molası verip denizi içimize çektikten sonra hedefe doğru yola koyulduk.
Bizim beyleri Tophane'de nargilecilere teslim edip kızlarla Van Gogh Alive ziyaretimizi gerçekleştirdik. Mest olduk, ruhumuzu dinlendirdik, Van Gogh'un ruhsal durumunu tablolarının dijital yansımalarıyla keşfetmeye çalıştık, bol bol da fotoğraf çektik, ancak flaşlarımız kapalı olduğundan istenilen verimi alamadık. Görülmeye değer bir sergi olduğunu düşündüğümden halen gitmemiş olanlar tavsiye ederim.
Günlük güneşlik bir hava eşliğinde Karaköy'e doğru yürüdük sergi çıkışı, acıkan midelerimiz bizi doğru Galata köprüsüne götürdü.
Köprü altında balık-ekmek molamız sonrası Eminönü'nden Sultanahmet'e çıktık, turist kafileleriyle birlikte biz de turistik gezimizi yaptık.
Dikilitaş'ın hikayesini öğrendik.
Nefis İstanbul simitlerini görmezden gelemiyerek hemen alıp, çay molamızda tükettik.
Dönüşte çocukluk anılarımın canlandığı, babama özlemimi pekiştiren Gülhane Parkına kısa bir ziyaret yapıp Eminönü-Karaköy hattını arşınladık, yolda uğradığımız koska aklımızı başımızdan aldı.
Tünele ulaştıktan sonra bizi karşılayan müzik ziyafetiyle bekleyip kısa bir yolculuk sonrası vardık Taksim'e. Beyler arkadaşlarıyla buluşmaya giderken biz de kızlarla terkosa bir uğrayalım dedik.
Bu yüzükler oradan.
Akşam yorgun bünyelerimizle sakin sakin oturduk önce Ekvator'da sonra Bab-ı Ali'de. Eve dönüş öncesi Kızılkayalar'a uğrandı. Islak hamburger ziyafeti yapıldı.
Pazar günü erken kalkılıp sağlıklı bir kahvaltıyla enerjik hale getirdik bedenlerimizi.
Ada planı öncesi parkta güneş altına oturup kocacıkla taş-kağıt-makas oynadık, çocuklar gibi eğlendik.
Sonra Heybeli'ye doğru motora binildi, başımızın üstünde martıların eşliğiyle adaya vardık. Adanın sakinliği, dinginliği, sesleri, evleri, manzarası, huzuru büyüledi hepimizi. Heybelinin büyüsü başka bir post konusu olsun...
Hava öyle sıcaktı ki adanın hayvanları mayışmış, uzanmışlardı sokaklara.
Uzun bir gezi sonrası ayıla bayıla ulaştık gitmek istediğimiz mola yerine. hiç kalkmak istemedik oradan, ama dönüş yapacak arkadaşlarımızı yolcu etmek için sahile inmek durumundaydık.
Onları yolcu ettikten ve vapur iskelesi karşısındaki dondurmacıdan dondurmalarımızı yedikten sonra biz de döndük yine Taksim'e. Pek sevdiğim yer olan Hayri ustada doyurduk karınlarımızı derbi öncesi. Beyleri derbi izleyecekleri mekana uğurlayıp elticiğimle dolaştık aygın baygın mağazaları yine.
İnci'de profiterolün tadına baktık.
Derbi sonrası Bursa'ya dönmek için yola koyulduk. 23:59 da bindiğimiz deniz otobüsüyle geldiğimiz Bursa'da buz gibi bir hava karşıladı bizi, uykumuzu açtı. Çok yorulduk ama değdi tüm yorgunluğumuza bence. Çok özlemişim ben İstanbul'u, arayı çok açmamak lazım.





